Yeni adli açılışı ile ilgili toplumsal düşünceler

Bu sene yeni adli yıl yine günümüz toplumsal olaylarının yarattığı tartışmalarla açıldı. Gerçi bir takım tartışmalar da hep yapılagelmekte. Örneğin; Yargıtay Başkanı’nın Yüce divan görevini üstlenmek istemesi benim hafızamda kalan ve geçmişte de yapılan bir tartışmaydı. Savunmanın diğer yargı erklerinden dışlanması, mesleğe başladığımdan beri var olan fiili bir olgu. İdarenin (Yürütmenin) gerek yasama gerekse Yargı’nın üzerindeki gücü kendimi bildiğim bileli hep vardı. Gelecek yıllarda bu ve benzeri hususların artık tartışılmayacağı yeni adli yıllar umudumuzdur.

Ancak herkesin ve hukuku uygulayanların son yıllarda görmezden geldiği, özellikle toplumsal bakışı ve hümanizma ruhunu ve başka diğer hususları da temenni etmek istiyorum. Genel anlamda hukukçuların hepsi (Hakim,Savcı ,Avukat) mesleklerini ifa ederken sürekli insan ve insan toplulukları ile beraber olmak zorundadır. Hiçbir hukukçu masa başında insan ve insan topluluğundan uzak görev yapmaz.

“İnsan toplumsal bir mahluktur” diyen Aristo’dan günümüze bu kuram bütün meslekler için de geçerlidir. Ama diğer mesleklerden daha farklı olarak Hukukçunun insanın özünü ve dışını ve buna bağlı zaman ve yaşama şartlarını incelemesi, daha iyi değerlendirmesi çok önemlidir, hukukun ve hukukçunun sosyolojiden bağımsız biçimde hukuk kurallarını uygulamaya çalışması mümkün değildir. Bunun için hukukçu; İnsanı, insan topluluklarını, toplum psikolojisini, coğrafyayı, tarihi, vb bilmeli ve takip etmelidir.

Sosyal bilimlerin bir dalı olan hukuk, sosyal olaylardan ve insan davranışlarından uzak kalamaz. Hukuk ve hukukçu sosyal bir bilimin parçası olarak insan davranışlarını daha doğru bir deyişle düzensiz insan davranışlarını inceler. Hukuk kurallarının konulmasının amacı da bu aykırılıkların giderilmesi veya önlenmesidir. Hukuku uygulayanlar toplamda meydana gelen bu aykırılıkların dayandığı yasa hükümlerini doğru uygulamak yükümlülüğündedir. Hukuk ve hukuk biliminin konusu aykırılık gösteren insan davranışlarını inceleme bilimi ise sosyoloji bilmeyen hukukçu bu anlamda yeterli değildir. Kısaca toplumun en merkezinde ve içinde yer alan hukukçunun toplumu ve çevresini olayları, dönemi tanımaması düşünülmemelidir.

Günümüzde özellikle son yıllarda, toplum hayatını düzenleyen kurallarda bir mevzuat kirlenmesi ile karşı karşıyayız. Kanun koyucu yasama meclisi kimi durumlarda sosyal olguları ya hiç ya da gereği gibi dikkate almadan veya belirli bir konuda düzenleme yapılmasına gereksinim bulunup bulunmadığını incelemeden hemen yasa çıkartmak yoluna gitmekte, yasanın sosyal olgularla veya toplumda kendiliğinden oluşan hukukla (yaşayan hukukla) veya diğer hukuksal düzenlemelerle uyuşup uyuşmadığını dikkate dahi almamaktadır.

Oysa hukuk kuralları mümkün olduğu kadar değişmez veya az değişir. Ancak hukukun toplumsal gereksinimlere etkin bir şekilde yanıt verebilmesi için kendisini yenilemesi de elbette ki kaçınılmazdır.

Başta yasama meclisi ve hukuku uygulayanlar sosyolojik analizi gereği gibi yapamamakta daha çok gücün ve popülaritesi yüksek olanların analizini yapmakta, ona göre yasa çıkartmakta ve uygulatmaktadır.

Bir takım amaçlara hizmet eden ve asla toplumsal amaçlara hizmet etmeyen yeni kuralların artık toplum hayatında yeri olmamalıdır. “Yok kanun, yap kanun” felsefesi ve uygulaması rafa kaldırılmalıdır. Bütün hukukçuların aynı refleksle bir ayrım gözetmeden bu uygulamaya karşı çıkması toplumsal bir görevdir. Diğer taraftan hümanist duygulardan uzak uygulayıcıların da sayısı gittikçe artmaktadır. Kürsüde, koridorda, bakanlıklarda, yönetimlerde hümanist duygular, değerler gittikçe azalmaktadır. Oysa “Hümanizma ruhu ”bütün hukuk sistemlerinde vardır. Bu ruh tarihi bir süreç içerisinde binlerce yıl süren bir birikimin neticesinde hukukumuzda yer almıştır.

Günümüzde bu ruhtan tamamen uzaklaşıldığı, suçsuz insanların ağır şekilde cezalandırıldığı, hatta hakim, savcı ve avukatların dahi tutuklandığı, insanların mağdur edildiği, aşağılandığı, suçsuz insanların cezaevlerinde yıllarca tutuklu kaldığı, yerli yersiz her soruşturmaya kovuşturma ve idari izin verildiği, liyakatin bilginin ve çalışkanlığın artık öneminin olmadığı bir dönemi maalesef yaşıyoruz. İnsanın biraz insan olun diyesi geliyor. Çünkü insana ve insani değerlere hukuk adına bu zamanlarda yapılanlar hiçbir düşünsel sistemde ve sosyolojide yer almamıştır.

Hümanizma ruhunun egemen olacağı hukuki bir düzen özlemimizdir. Unutulmamalıdır ki sosyolojik kavramlardan, toplumlardan ve hümanizma ruhundan uzak hukukçuların uygulamaları ve hataları; önce topluma, gelecek kuşaklara zarar vermekte kurumları ve kişileri birbirleri ile çalıştırmakta ve en son uygulayanlar dahil herkes bir şekilde bu zarardan nasibini almaktadır. Bu vahim neticenin önlenmesi ayrıca dileğimizdir.

Hukuk eğitiminin, hukuk bilimi niteliğini kazandığı ve uygulayıcıların da hümanist etik toplumsal davranışları ön plana çıkarttığı, toplumu ve gelecek kuşakları düşünen bir sistem ve yönetici topluluğunun varlığı özlemimizdir. Bütün hukukçuların yeni adli yılını kutlar özlem ve umutlarımızın gerçekleşmesini dilerim.

Av. Erol Zeybekoğlu